Map


Şunu daha büyük bir haritada görüntüle: Brazil

Salvador de Bahia

20 Eylül günü geldiğimiz Salvador de Bahia 3,3 milyonluk nüfusu ile Brezilya’nın üçüncü en büyük şehri; ama tarihi değerleri, bakımından en önemli şehri olarak görülüyor. Bahia eyaleti de ülkenin en renkli eyaleti olarak biliniyor. Portekiz krallığı sömürgesi Brezilya’yı 250 yıl boyunca Salvador’dan idare etmiş. Brezilya’nın ilk zenginlikleri olan şeker kamışı ve tütün ilk olarak Bahia eyaletinden Avrupa’ya gönderilmeye başlanmış. İşte biz de gezimizin bu kısmında bu renkli ve sıcak eyaletteyiz.

Sömürgeciler önce yerli halkı köle olarak şeker kamışı çiftliklerinde kullanmaya çalışmışlar, ancak 50 yıl içinde yerli halkın % 90’ı hastalık ve ağır koşullar nedeniyle yok olmuş ve böylece 300 yıllık köle ticareti başlamış. Afrika’dan Bahia’ya canlı olarak ulaşabilen milyonlarca insan bugünkü Brezilya’nın kültürünün oluşmasında önemli pay sahibi olmuşlar. Kendi geleneklerini, dinlerini sürdürebilmişler. Katolik kilisesinin ve Portekiz krallığının tüm çabalarına rağmen kendi kültürlerini bugünlere kadar taşıyabilmişler. Bugünkü Salvador şehrinin nüfusunun % 70’i Afrika kökenlilerden oluşuyor. Havaalanından çıkar çıkmaz şimdiye kadarkinden farklı bir Brezilya göreceğimizi anladık.
Bildiğimizin aksine Brezilya’nın en renkli, en canlı karnavalı da Salvador’da yaşanıyormuş; çünkü burada Rio’dakinin aksine insanlar karnavalı daha çok seyirci olarak değil, aktif katılımcı olarak yaşıyorlarmış. Dolaştığımız dar sokaklar, Şubat ayının denk geldiği yağışlı mevsimde daha da fazla artan nem ve sıcaklar bu şehirdeki karnaval atmosferini gerçekten hissettirdi bize. Karnaval mevsiminde olmasak da Salvador’un değişik havasını solumaya, anlamaya çalışacağız burada.


Burada kalmayı seçtiğimiz Pousada Barroco eski şehrin hemen yakınındaki yoksul bir mahallede yer alıyor. Bahçe içinde tarihi üç binadan oluşuyor ve 17 yıl önce buraya yerleşmiş Katolik Alman bir rahip tarafından işletiliyor. Hans Böhnisch aynı zamanda kiliselerde org da çalıyor. Kendisi, yüksek taksi ücretinin yarısı kadar bir paraya bizi havaalanından aldı ve hatta çantalarımızı birinci kattaki odamıza kadar taşıdı. Sabahki kahvaltıda bol bulunan reçelleri de kendi yapıyormuş hatta! Pousada'da ağırlıklı olarak Almanlar kalıyor.

Pousada’mız aslında, tahmin ediyoruz, bir vakfa ait; bu vakıf şehirde barok müziğinin gelişmesi için kurslar veriyor; konserler düzenliyor. Odamızın numarası yok, adı var: Johann Sebastian Bach!
Yürüyerek 10 dakikada ulaştığımız Pelourinho Salvador’un tarihi mahallesi; UNESCO Dünya Mirası listesine çok eskiden beri dahil edilmiş ve onlarca, çoğu 200-300 yıllık tarihi kilisesi ve binası var. Arnavut kaldırımlı sokaklarına herhangi işgüzar bir belediye asfalt döşemeyi daha akıl edememiş; hatta kaldırım taşları bile belki de yüz yılın aşınmışlığını yansıtıyor. Biz buna rağmen artık çoğu yerli gibi parmak arası sandallar ile dolaşmaya alıştık bu engebeli ve yokuşlu sokaklarda. Günlerimizin çoğunu da burada geçirdik zaten.


Pousadamızdan çıkınca önce dar ve dik bir sokaktan aşağı iniyor, ucuz giyim eşyaları, ev eşyaları satan dükkânların bulunduğu işlek bir caddeyi geçiyor ve indiğimizden daha dar ve daha dik bir yokuştan Pelourinho’ya giriyorduk. Yüksek konumu ile Pelourinho sanki korunmuş bir ortaçağ kentini andırıyordu; hele her köşe başında bekleyen, yollarda devriye gezen polisleri ile. Çünkü Salvador, bilhassa turistlere yönelik kapkaç ve gasp olaylarının sık görüldüğü bir şehir; aynı zamanda evsizlerin, uyuşturucunun yaygın olduğu bir şehir. Biz de tedirginiz, ama bir şeyden de vazgeçmeye niyetimiz yok. Şehre geldiğimiz ilk akşam pousada’ya taksi ile döndük.


Salvador Afrika kültürünün yaşadığı bir kent demiştik. Gerçekten de bir kısım Afrika kökenliler hala kendi dinlerini devam ettiriyorlar. Candomble denen ve 3-4 saat süren törenleri var. Burada müzik ve dans ile insanlar kendilerinden geçiyorlar ve tanrılarının ruhlarına girmesini bekliyorlar. Herkesin kendine özel bir tanrısı olduğuna inanılıyor. Bu ayinlerden birine gitmek istedik, ancak gerçek ayinlere ulaşmanın zorluğu, turizm acenteleri tarafından sunulan seçeneklerin ise turistik bir gösteri olma ihtimaline karşı bundan vazgeçtik. Bu törenlerin stilize edildiği ve başka Afrika kökenli danslar ile birleştirilen bir gösteri vardı onu izledik.
Salvador aynı zamanda Capoiera’nın da başkenti. Yine Afrika kökenlilerce geliştirilen bu dans aslında bir savunma-savaş sporu olarak biliniyor. Hatta kölelik zamanında yasaklanmış ve 1920’lere kadar gizlice yapılmış. Kökeni eski Afrika törenlerine dayanıyor ve Angola’dan geldiği düşünülüyor. İzlediğimiz gösteride capoeira örnekleri de vardı.


Her Salı gecesi Pelourinho bir başka canlanıyor. Meydanlarda capoeira gösterileri, samba konserleri, sokak aralarında karnavala hazırlık yapan toplulukların gösterileri ile bir tür mini karnaval havası yaşanıyor şehirde. Biz de Salı gecesini bu şekilde geçirmeye karar verdik; bizim gibi düşünen turistler ve tabii çok sayıda Salvador’lu ile birlikte. Salvador’a ait özelliklerden biri, Brezilya çapından tanınmış, sadece kızlardan oluşan (tabii tamamı zenci) davul bandosu Banda Dida; bloco denen karnavalda geçiş yapan gruplardan biri. Karnavalın yaklaştığı aylarda bu grupların çalışmaları hızlanıyor ve karnavala 2 ay kala neredeyse her günü karnaval gibi yaşıyorlar. Tabii halk da onların peşinde her fırsatta dans ediyor.

Pelourinho’nun daracık sokaklarında davulların ritmik gümbürtüsü, tanınmış samba’ları söyleyen şarkıcıları ile Banda Dida eğlenceliydi. Daha da eğlenceli olan bu ritmler ile yerlerinde duramayan insanlardı. Aynı gece meydandaki konserde de durum farklı değildi. Burada da müzik olarak samba vardı; tabii davul bandosunda olduğundan daha çok rock tarzındaydı, ama ritmler aynıydı ve tek bacaklı, çift bacaklı herkes oynuyordu.

Salvador aynı zamanda 2001 yılında ölen Brezilya'nın en büyük yazarı Jorge Amado'nun yaşamış olduğu şehir. Onun adına kurulan vakıf binasında Jorge Amado'nun 80'li yıllarda çeşitli Türk yazarları ile çekilmiş fotoğraflarını görmek ilginçti bu arada.

Salvador’daki günlerimizin hepsi bu şekilde güle oynaya sona ermedi ama. Bir gece dar sokaklardan pousada’mıza dönerken Canon fotoğraf makinamızı kapkaça kurban verdik. Yolumuzun bu olayla kesişmesi, daha çekecek çok fotoğraflarımız varken, bizi sarstı biraz; ama bir şeyleri göze almadan da Yeniköy’den fazla uzaklaşamayacağımız gerçeğinin de farkındayız hala.
Gezimizin bundan sonraki bölümündeki fotoğraflarımız küçük Olympus kamera ile olacak ve teleobjektifin avantajlarını kullanamayacağız. Rio için yazık oldu doğrusu!



Keyfimizi kaçıran bu olaydan sonra Salvador’dan 50 km kadar kuzeydeki Praia do Forte tatil kasabasına gittik. Burada bizi çok güzel bir deniz, mercan kumları ve sakin bir ortam karşıladı. Şehirdeki hava dağılmıştı. İki gün kumsalda vakit geçirdik; kah soğuk bira söyledik, kah gelip geçen satıcılardan közlenmiş peynir (çok lezzetli oluyordu, tadı biraz hellim peynirine benziyor, üzerine kekik serpiyorlar, bira ile çok iyi gidiyor), kaju fıstığı yedik (biberlisinden!).
Akşam Praia do Forte’nin tek caddesi canlanıyor, geç saatlere kadar açık mağazalar, sayısız lokantalar ve dondurmacılar dolup taşıyordu. İki günün nasıl geçtiğini anlamadık.
Bir sonraki hedefimiz Brezilya’nın maden zenginliğini ana damarını oluşturan Minas Gerais eyaleti ve başkenti Belo Horizonte olacak.



Posted by Picasa

Recife'de 4 gün

Brezilya’lıların konuştuğu Portekizce’ye artık alışmıştık. Olinda’da bindiğimiz taksinin sürücüsüne rahatlıkla He-Sii-Fi (Recife) dedik ve kolayca anlaştık. Recife şehri adını sahilin hemen ilerisinde başlayan mercan kayalıklarından, yani resiflerinden alıyor. Seçtiğimiz otel de şehrin sahil kesimi olan Boa Viagem’de, yani sahile yine yakınız bu kez de. Otelin bulunduğu bölgenin adı İyi Yolculuklar anlamına geliyor. Zaten Brezilya’da yer adları başlı başına bir konu…
Recife’de yine yavaş tempoda vakit geçiriyoruz. Nemli hava bizi yumuşatıyor, gevşetiyor. Acelecilik kelimesinin anlamını artık unuttuk. Ama aceleden ve telaştan kaçınmak bulunduğumuz yerde oturmak anlamına gelmiyor. Otele yerleştikten sonra hava kararmadan etrafı keşfe çıktık ve tabii ki önce deniz kıyısını görelim dedik. Recife’nin sahili Fortaleza’daki gibi eğlence ve tatil için şekillenmemişti. Ama kumsal kilometrelerce uzuyordu yine. Tek tük güneşlenenler vardı. Bir saat kadar kumsal boyunca, yanımızda akşam trafiği akarken yürüdük. Sahildeki tabelalardan anladığımız kadarı ile bu sularda köpekbalıkları boldu ve denize girmek normalden daha fazla bir tehlike içeriyordu. Daha sonra son 2o yılda, çoğu sörfçü, 19 kişinin köpekbalıklarına yem olduğunu öğrendik. Pek de temiz olmayan bu sulara girme niyetimiz olmadığı için bunun üstünde fazla durmadık.


Recife şehri Brezilya’da evsizlerin en çok olduğu şehirlerden biri. Zaten 180 milyon nüfuslu bu ülkede en büyük sorunlardan biri yoksulluk. Kaldırımlarda bazen kendilerine karton kutulardan barınak yapmış aileler, ya da park sıralarında, apartman girişlerinde uyuyan tek başına insanlar buralarda olağan görüntülerden. Geldiğimizin ertesi günü, ralli yapan bir belediye otobüsü ile Recife’nin merkezine indik. Sokaklarda dolaştık. Gördüklerimiz bizim gözlerimiz için çok yabancı şeyler değildi. Sıra sıra mağazalar, girip çıkan insanlar, işportacılar hep tanıdık görüntülerdi. Ama altın alım satımı yapan dükkanların bunu ilan ediş tarzları bize yabancıydı doğrusu.

Şehrin orta sınıfının alışveriş ettiği yerlerdeydik. Biz de ufak tefek işlerimizi gördük bu arada. Soley’in güneş gözlüğünün sapının vidası düşmüştü. Onu tamir ettirdik. 1 Real ( 80 Krş.) ödedik. Bir de saat pili değiştirttik. Yaşlı ve kambur saatçi can havliyle çok uğraştı saatin kapağını açmak için; etraftan yardım çağırdı, bu arada da göz ucuyla bizi süzüyor, bu tuhaf insanlar nereden çıktı der gibi alnını kırıştırıyordu. Saat hurdacısı gibi görünen tezgahında küçük cızırtılı bir radyo bir şeyler anlatıyor, tepesinde minik bir pervane biraz serin hava veriyordu. Muhtemelen az sonra paydos edecek ve evine gitmek üzere “dükkanı” kapatacaktı. Az ileride sokakta uyuyan insanların ise evleri orasıydı. Hatta tuvaletlerine de pek yakın olduğumuz, bir süre sonra alıştığımız, keskin kokudan belli oluyordu.


Recife tabii yalnız bu görüntülerle anlatılamaz. Bir çok tarihi kilisesi, ki kiminin altın kaplamaları dünyaca tanınıyormuş ve orijinal binaları var. Mimari ile ilgimiz fazla olmadığından bunlara şöyle bir bakıp geçtik. Ertesi akşam için bir program peşindeydik. Bir restoranda samba gecesi olduğunu öğrenmiştik. Oraya gitmeye karar verdik.
Restoran masaları kaldırıma yayılmış, insanların rahat ve keyifle oturduğu bir yerdi. Yiyecek bir şeyler söyledik ve hemen yanı başımızda müziğin başlamasını bekledik. Yavaş yavaş masalar da doluyordu. Bizi şaşırtan şey müzisyenlerin de bir masa etrafında oturmaları, ortaya bir şişe viski, isteyene bira isteyene de devamlı sıcak çikolata getirilmesi oldu. 7-8 tane müzisyen vardı, bunların ikisi gitar kalanları değişik vurmalı garip aletler çalıyorlardı. Samba ise, bizim bildiğimizi sandığımız şey değildi. Ritmin sambanın her şeyi olduğunu görüyorduk. Çalınan şarkıları herkes tanıyor, sanki herkes dans etmek istiyordu. 2 saat dinledik müziği ve saat ilerleyince taksi ile otele döndük. Ertesi sabah erkenden Porto do Galinhas tatil kasabasına gidecektik.
Porto do Galinhas Recife’den 1 saat uzaklıkta Brezilya’nın sevilen tatil kasabalarından biri. Son 10 yılda çok gelişmiş ve büyümüş, diyorlar. Sabah bizi almaya gelecek otobüs gecikince otelden tur şirketini aradılar ve bir karışıklık olduğunu anladık. Otobüs bizi almadan gitmişti. Hemen bir taksi organize ettiler ve 10 dakika içinde yola çıktık. Özür dileyip paramızı iade etmek isteselerdi yapacak bir şeyimiz olamazdı; ki normal karşılayacağımız davranış bu olurdu belki. Ama değişik ülkeleri dolaştıkça farklı hizmet anlayışları ile de karşılaşmamız olağan diye düşündük.
Porto do Galinhas’ta sahildeki bir restoranda konuşlandık. Eşyalarımızı kilitli bir dolaba bırakıp hemen sahilde bekleyen yelkenli sallardan biriyle mercan resiflerine doğru açıldık. Sular çekilmiş ve resiflerin aralarında lagünler oluşmuş, lagünlerde binlerce renkli balık sakin sakin dolaşıyordu. Burasının özelliği de buydu. İsteyenler şnorkel ve gözlükle dalıyorlar, denizin bu renkli güzelliklerini seyrediyorlar, isteyenler ise ılık suda ufku seyrediyorlardı.


Kıyıya döndükten sonra yemeğimizi ısmarladık. Kendimize hemen terasın önünde güzel bir masa seçip oturduk. Buz gibi biralar da gelince her şey mükemmel olmuştu. Izgara balığımız gerçek kiremit içinde geldi. Burada restoranlarda menüdeki her yemek iki kişilik verilmiş. Bu bazen belirtiliyor, bazen de belirtilmiyor. Bunu artık bildiğimiz için ısmarlarken dikkatli oluyoruz. Bu balığımız da öyleydi. Salatayı da bol söylemiştik. İyice doyduk.
Biz yemeğimizi yerken deniz yükselmiş ve neredeyse dalgalar lokantanın terasını yalar hale gelmişti. Sabah yürüdüğümüz kumsal artık yoktu. Biz de bulunduğumuz yeri zaten sevmiştik, tekrar kumsal aramak yerine birer caipirinha söyledik ve keyfimize baktık.
Bundan sonraki hedefimiz Salvador de Bahia.

Posted by Picasa

Olinda’nın Renkleri

Latin Amerika’da eski kolonyal zamanların tarzında yapılmış, çoğu tarihi değere sahip olan binaların geleneksel olarak canlı veya pastel renklere boyanmış olmasına çoktan alıştık. Meksika’dan Arjantin’e kadar bu renkli şehir ve kasabaların örneklerini görmüştük. Ama Olinda’yı ayrı bir yere koymak gerektiğini buradaki pousada’mıza yerleşince anladık. Pousada Dos Cuatro Cantos’a yüksek palmiyelerin ve mango ağaçlarının loş bir görünüm verdiği bahçeden giriliyor. Bina bizler tarafından “konak” olarak adlandırılan tarzda ve en az 150 yıllık.
Odamız ise bahçeden girilen yarı bodrum katı gibi bir yerde. İçeriye yılların ve tropikal havanın kokusu sinmiş. Binada her köşe antika eşyalar ile kaplı. Odamızdaki dolap ve yazı masası da rahatlıkla antika olarak Horhor’da iyi bir fiyat görebilir. Odanın zemini de parke.
Olinda şehrinin kaldığımız tarihi bölümü yüksek bir tepe üzerinde yer alıyor. Şehir sahilden gerilere kadar uzanıyor ve hemen 4 km ileride başlayan Recife şehri ile iç içe geçmiş. İki gün burada kalacağız. Daha sonra Recife’de rezervasyon yaptığımız otele geçeceğiz. Her iki şehri de görmek istediğimizden ve şehir içi ulaşımda fazla vakit kaybetmemek için bu yolu seçtik.

Olinda’ya vardığımızda hava kararmıştı. Kendimizi hemen Arnavut kaldırımlı dar sokaklara bıraktık. Sokaklar sakindi ve hafif yağmur çiseliyordu. Bir an içimizden geçmedi değil, UNESCO dünya mirası listesinde olan Olinda’da acaba daha çok mu kalmalıydık? Bir de gündüz gözüyle bakalım, ne olacak dedik ve akşam yemeği için kendimize bir lokanta bulduk. Menümüz krep ve salataydı.
Odamıza girmeden önce biraz pousada’nın bahçesinde oturduk ve yerde gördüğümüz kocaman kozalağın acaba hani ağaçtan düşmüş olacağını düşünürken, kozalağın hareket ettiğini fark ettik. Kozalak (!) aslında dev bir salyangozdu. Şimdiye dek sadece kabuklarını gördüğümüz bu yaratığın canlısını da görmüş olduk böylece. (Bu tuhaf hayvanı merak edenler yandaki Picasa linkinden Olinda fotoğraflarımıza ulaşabilirler)

Ertesi sabah bahçede zengin bir kahvaltıya oturduk. Artık kaldığımız her yerdeki açık büfe meyva ağırlıklı kahvaltılara alışmıştık. Burasının kahvaltısı biraz daha zengindi. Kassava kökü haşlaması, tapioca, karamelize muz, yulaflı pudingler vs. vs… Yağmur başlayınca hemen kendimizi içeri attık ama yağmurun keyfini de açık kapılar ile çıkardık. Seyahat planlarımızı genelde kuru mevsimleri seçerek yapmamıza rağmen tropik bölgelerde yağmurun çok keyifli olduğu da ayrı bir gerçek.
Yağmurdan sonra herkes gibi biz de dışarı çıktık ve Olinda’yı dolaştık. Dünya mirası listesini hak etmiş ve bunu korumayı da ciddiye alan bir şehir Olinda. En önemlisi, şehirde ve tarihi binalarda o şehrin yerlileri yaşıyor. Bakkalları aynen kalmış; ihtiyar kadınlar evlerinin önüne iskemle koyup dantel örebiliyorlar. Sadece fazladan bir çok sanatçı gelip yerleşmiş Olinda’ya ve 100 kadar atölye var şimdi. Bunlar aynı zamanda eserleri sergileme ve satış yeri olarak kullanılıyor. Birine girdik, daha doğrusu ressam bizi davet etti ve onunla sohbet ettik. Olinda’nın karnavalının çok canlı olduğunu ve Rio’nunkinin aksine insanların seyirci değil katılımcı olduğunu anlattı. İnsanlar başlarına değişik maskeler geçiriyorlar, türlü çeşitli kılıklara giriyorlarmış. Yalnız karnaval zamanı 350.000 nüfuslu Olinda’ya, Recife ile birlikte, 2,5 milyon insan geliyormuş; dar sokaklarda, üstelik ağır nemli havada değil yürümenin nefes almanın bile zor olduğunu adını unuttuğumuz ressam.

Öğleden sonra güneş açmıştı, güzel fotoğraflar çekmeyi umarak tekrar sokakları dolaştık. Akşam hava karardığında şehrin en tepe noktasındaydık. Tabii burada da bir kilise vardı. Olinda zaten tarihi kiliseleri ile de övünen bir şehir. Kilisenin önünde seyyar yemekçiler tezgahlarını açmışlar, müşteri bekliyorlardı. Çevrede plastik iskemleler vardı. Bir tanesine yanaşınca kadın hemen iki iskemle çekti bize. Oturduk. Niyetimiz bu yörenin özel bir yemeği olan aracaje yemekti. Görünüşü tamamen tanıdığımız içli köfteye benzeyen bu yiyecek tabii tad olarak çok değişik. Köfteler fasulye püresinin palmiye yağında kızartılması ile yapılmış, içlerinde kişniş ve diğer baharatlar var. Köftenin ortası, hamburger ekmeği gibi yarılıyor ve içine karidesli bir ezme konuyor. Baharatları da değişik. Her zevke göre olmasa da bizim için lezzetli bir yiyecek oldu. Birkaç da tapioca sipariş ettik ve akşam yemeğimizi yemiş olduk. Muzlu, tarçınlı tapioca'nın ayrı bir lezzeti vardı. Bu arada başkaları da gelip siparişler veriyor, kiliseden ayinden çıkanlar karınlarını doyuruyorlardı.
Nedense sokaktan yediğimiz yemekler bazen bize çok lezzetli geliyor. Daha fazla aşırıya kaçmadan oradan kalktık. Olinda sokakları bu akşam düne göre hareketliydi. Bazı barlarda müzik geceleri düzenlenmişti; mekanlar küçük olduğu için insanlar ellerinde biraları sokakta dans ediyor, eğleniyorlardı.


Ertesi günü Olinda’dan ayrılırken düşünceliydik, acaba Recife yerine 4 gün daha burada kalsak ve gün içinde mi inseydik Recife’ye? Ama yola devam etmek gerekiyordu ve taksimiz de gelmişti.
Taksi ile yarım saat sonra Recife’nin sahildeki Boa Viagem bölgesindeki otelimize gelmiştik bile. Sırada Recife var artık.

Posted by Picasa

Fortaleza ve Plaj Hayatı

Brezilya’nın neredeyse 3000 kilometrelik bir kıyı şeridine sahip kuzeydoğusu birbirinden güzel, bazıları dünyaca tanınmış plajlara sahip. Sao Luis’ten yolumuza –uçakla- bu kıyı şeridini takip ederek güneye doğru devam ediyoruz. Rotamız Güney Amerika kıtasının aldığı şekille önce güneydoğuya sonra güneye devam edecek. Rio de Janeiro’ya kadar binlerce kilometre yol almış olacağız. Üstteki haritamızda yolumuz ve uğradığımız yöreler sürekli güncelleniyor.
Fortaleza Sao Luis’ten uçakla 80 dakika uzaklıkta ve üç milyonu aşkın nüfusu ile bu yörenin en büyük kenti. Ama havaalanına indiğimiz andan başlayarak hiçbir zaman çok büyük bir kentte olduğumuzu hissetmedik. Caddeler geniş, yüksek binalara rağmen alanlar geniş ve ferah. Fortaleza tüm Brezilya’da bir eğlence ve plaj şehri olarak tanınıyor ve yerli turistler tarafından rağbet görüyor.
Fortaleza’da gezimizde bir değişiklik olsun diye iki gün havuzlu, oda servisli bir otelde kaldık. Üstelik odamız okyanus manzaralı, otel de Fortaleza’nın en eğlenceli ve renkli tarafı deniz kıyısındaki Beira Mar caddesindeydi. Beklediğimiz gibi otel Brezilya’lı aileler, genç ve yaşlı çiftler ile doluydu.
Gündüz sıcağında sakin olan “Kordon Boyu”, saat 4’ten itibaren canlanmaya başlıyor; saat 6’da hava karardıktan sonra iyice kalabalıklaşıyordu. Fortaleza, tam da söylendiği gibi bir eğlence şehriydi. Sahil caddesinin deniz tarafı geniş bir kumsal, yol tarafı ise oteller ve rezidanslarla doluydu. Akşam serinliği ile Fortaleza’lılar spor yapmaya sahile iniyorlardı. Koşanlar, hızlı tempoda yürüyenler için yeterli alan vardı. Bunlarla yetinmeyenler için plaj voleybolu, plaj futbolu için aydınlatılmış kum sahalar hazır bekliyordu her zaman.


Biz de günümüzün çoğunu sahilde geçirdik ve istediğimiz gibi dinlendik. Akşamları yemek için bazen yüksek palmiyelerin altındaki açıkhava lokantalarında oturduk, bazen sadece dondurma yedik. Serinlemek için bira içtik. Brahma dünyaca tanınan bira markası Brezilya’nın, ama biz genelde Antarctica’yı seçtik. Telaffuzundaki hoşluk nedeniyle! Antarçika olarak okunuyor. Brezilya’lılar i ve e harflerinden önce gelen d ve t harflerini sevmiyorlar ve ç olarak okuyorlar.
Kaldığımız çok yıldızlı Hotel Mareiro neredeyse lüksüne bizi esir almak üzereydi ki, 2-3 sokak arkada küçük bir pousada bulduk ve oraya taşındık. Tasarrufumuz 3 gün için belki çok değildi, ama biliyorduk ki, konfor bir gezginin en büyük düşmanıdır :). Konfor gezgini baştan çıkarıp seyahatleri zehir etmek için birebirdir.
Pousada Arara’da da sahile yakındık ve günlerimizde bir değişiklik olmadı.



Bir gün Fortaleza’nın 5-6 km dışındaki Praia Futuro’ya gittik. Burası 5 km uzunluğunda geniş bir plaj. Hafta sonları hıncahınç dolu oluyor, ama yine de geniş ve ferahlık hissi kaybolmuyor insanda. Biz de bir Cumartesi gittik. Sıra ile plaj tesisleri dizilmişti. Açık büfe yemekler, sayısız bar ve kafe; hatta canlı müzik yapılan platformlarda yerel müzik yapan topluluklar vardı sırayla. Yerel müzik derken burada insanların dans ettiği her türlü müziği anlamak gerekiyor tabii,
Ertesi gün de Fortaleza’ya üç saat uzaklıktaki Canoa Quebrada tatil kasabasına gittik günübirliğine. Kuzeydoğu’nun sahil şeridi neredeyse 3000 kilometrelik bir kumsal. Burada çok güzel küçük kasabalar var. Canoa da bunlardan biri.



Yüksek kızıl renkli kumulları ile tanınıyor. Burada Brezilya’lıların “buggy” dedikleri geniş tekerlekli, kumda rahat hareket edebilen yarı-açık araçlarla dolaştık; denize en yakın yerde kendimize bir şemsiye altı bulduk ve birer caipirinha söyledik. Buz gibi, limonlu ve de şekerli caipirinha’lar tam da bu iklime göre içkiler. İnsanın içtikçe içesi geliyor.
Gece Fortaleza’ya döndüğümüzde “Kordon “ boyundaki keyifli atmosferi tekrar bir dolaştık. Ertesi günü Recife’ye gidiyoruz.
Recife de kuzeydoğunun büyük şehirlerinden. Brezilya’lıların r harfi ile de bir sorunları var. Kelime başındaki r’ler bazen Ğ, bazen de H olarak okunuyor. Daha doğrusu ikisi arası bir şey. Recife de Ğe-Si-Fi olarak okunuyor. Tabii bizim Rio olarak bildiğimiz şehirlerine Ğiu-Di-Janeyru dediklerini de havaalanlarında beklerken öğrenmiş olduk :)

Fortaleza ve Canoa Quebrada'dan ilginç fotoğraflar yandaki Picasa linkinde!

Posted by Picasa

São Luis

São Luís Brezilya’nın “ücra” köşelerinden biri. Haritadaki konumuna bakılırsa gerçekten de öyle. Başkenti olduğu Maranhão eyaleti de en yoksul eyaletlerden biri. Bu yoksulluk kentin UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almasını engellememiş. 1100 kadar tarihi bina, özellikle 17. Ve 18. yüzyıllardan kalma çini kaplamaları ile São Luís’in bir zamanların önemli bir liman ve ticaret kenti olduğuna tanıklık ediyorlar. Uçaktan ilk indiğimiz andan başlayarak hissettiğimiz nemli hava ise bu tarihi binaların korunmasını çok zorlaştırıyor. Geceleri 24-25, gündüzleri de 30 derece civarı olan hava sıcaklığı, okyanustan esen ılık rüzgârlar ve o nemli havası São Luis’i kendimizi hep buraya aitmişiz gibi hissettirdi ilk andan itibaren.


Oğlak Dönencesi üzerindeki São Paulo’dan ekvatorun 1-2 derece güneyindeki São Luís’e 9 günde gelmiştik. São Paulo’da üşürken burada artık özlediğimiz tropik havaya sonunda kavuştuk. İnsanların sokak giysileri şort, bermuda şort, parmak arası terlikler gibi rahat şeylerden oluşuyor. Bizim de giysilerimiz artık kısa ve ince; ayakkabıyı unuttuk, sadece sandal veya parmak arası terlik ile dolaşıyoruz. Havaianas markası belki tanıdık gelebilir. Bu bir Brezilya markası ve tüm ülke bunları giyiyor. Bikinileri ile belediye otobüslerine binen genç kızlar gördüğümüz gibi, mayosu ile lokantanın sokak kenarındaki masasına oturup bira içen gençleri izlemek bir süre sonra çok olağan geldi bize.


Her zamankinden farklı bir ülkede olduğumuz kesindi.
Kentin tarihi bölgesi içinde bir aile işletmesi olan Pousada Vitoria’da kaldık. Avlu çevresinde 7-8 odası var. Bir tarafta da ev sahipleri oturuyor. Böyle yerlerde kendimizi otellerden daha rahat hissediyoruz. Uzun uzun koridorlardan yürüyüp lounge müzik dinleyerek indiğimiz asansörlerle ulaşabileceğimiz sokaklara burada odamızdan çıktıktan 10 adım sonra ulaşıyoruz. İşte São Luis’i de böyle tanıdık. Kapımızın önü parke taşlı bir yoldu ve şehrin tarihi bölgesinde yollar ve çoğu kaldırımlar gibi taş döşeliydi. Binalar genelde iki katlı, değişik canlı renklere boyanmış veya tarihi çinilerle kaplıydı. Bu eski binaların içinden bazen müzik ve ritm sesleri geliyor, kafamızı açık olan paslı demir kapılar arsasından içeri uzattığımızda, içerisinin serin loşluğunda geleneksel Afrika çalgıları ile müzik ve dans dersi gören çocuklarla karşılaşıyorduk.

São Luis’in hikayesi bir çok Brezilya liman kenti gibi köle ticareti ile başlamış. Gemiler Afrika’dan köle taşıyorlar, bu kıyılardan da şeker, kauçuk ve diğer zenginlikleri yüklüyorlardı. São Luis’in şimdiki halkı da siyahi ağırlıklı bu nedenle.
Kentte vaktimizi meydanlarda dolaşıp insanları izleyerek geçirdik. Bunun dışında fazla bir şey yapmadık. 7 Eylül Brezilya’nın ulusal bayramı ve tatildi. Tüm tatil günlerinde olduğu gibi şehir boşalmış ve insanlar yakındaki plajlara koşmuştu. Biz de bir günümüzü oralarda geçirelim dedik ve bu ülkede tüm kıyı kesimi halkın yaptığı gibi biz de 10 km mesafedeki bir plaja gittik.
Arabası olmayan çoğunluk gibi belediye otobüsünü kullandık. Otobüs sürücüleri burada bizim halk otobüsü yarışçılarını hiç aratmıyor. Hatta Brezilya’nın önemli Formula 1 pilotları yetiştirmesi dikkate alındığında, bizim badem bıyık gariban şöförler bunların eline su dökemez.
Otobüsten indiğimizde sanki bir lunapark aracından inmiş gibiydik. Calhau plajı 5-6 km boyunca devam eden 100 metre genişliğinde dümdüz kumsal. Bu 5 km boyunca kumsalın gerisinde sıra sıra, palmiye ağaçları altına dizili kırmızı plastik sandalyeleri ve güneşlikleri ile restoranlar dizili. İnsanlar eşyaları ile burada bir tente altı ve masa seçiyor, orada konuşlanıyorlar tüm gün. Plaj etkinlikleri futbol, voleybol gibi sporlardan oluşuyor.

Dalgalı okyanus yüzmek için elverişli değil. Sadece serinlemek veya sörf yapmak için suya giriliyor. Herkes neşeli, kendi halinde, binlerce insan arasında hiç hır gür görmedik. Akşam geniş sahil yolunda 1 saat kadar yürüdük. İnsanlar jogging yapıyor, arada serinlemek için buz içinde saklanan Hindistan Cevizlerinin suyunu içiyorlardı.


Ertesi gün ise tekne ile nehrin ağzının karşı tarafındaki Alcantara kasabasına gittik. 1,5 saatlik bu yol dalgalı deniz yüzünden bazıları için çok zorlu geçti. Biz ise iki katlı teknenin üst katında keyifle beşikte gibi sallanarak yolculuk yaptık. Alcantara küçük bir kasaba, kara ulaşımı pek yok, o yüzden bir ada havası var. Bir çoğu harabe halinde eski kiliseleri, Sao Luis’dekilere benzer eski binaları arasında insan sanki 200 yıl öncesinin hayatını yaşarmışcasına sokaklarda dolaşıyor.
Dünyada şu sırada olup bitenlerin hiç öneminin kalmadığı bir yerde olduğumuzu hissederek dolaştık Alcantara’yı. Zamanın geçiciliğini veya aslında zamanın belki hiç olmadığını düşündüren bir hava vardı burada. Portekizli 400 yıl önce ayak basmış bu köşeye, belki de korkusundan hemen bir kilise yaptırmış civarın en yüksek tepesine; ama yine belki de tüm kasabayı ve kiliselerini kölelere yaptırmış olmanın bedeli olarak bu kiliselerin hepsi şimdi birer harabe halinde. Alcantara’nın nüfusunun çoğunluğu da o kölelerin torunlarından oluşuyor.

Kasabanın sonunda, yürüyerek ulaştığımız bir kır lokantası benzeri yerde, kumların üzerine atılmış masalarda ve yüksek palmiyelerin gölgesinde yemeğimizi yedik. Balık ve çeşitli kabuklu deniz hayvanları bu bölgenin ana yiyeceği. Karides o kadar bol ki, kurutup saklıyorlar ve kurutulmuşu ile de birçok yemek yapıyorlar.
Teknenin dönüş saati gelene kadar palmiyelerin gölgesinde oturduk ve adını daha önce hiç duymadığımız tropik meyva suları içtik, önümüzdeki geniş, ama med-cezir nedeniyle suyu çekilmiş koyda beslenmeye gelen narçiçeği rengindeki ibis kuşlarını izledik. Dönüş yolunda teknemiz fındık kabuğu gibi sallanırken gün battı, ufuktan yansıyan kızıllık São Luis’in eski ve renkli binalarının üzerine düştü.
Ertesi gün São Luis’i geride bırakıp Fortaleza’ya hareket ederken, bize Karayip’leri de andıran bu Kuzeydoğu Brezilya kentini hücre hafızalarımıza kaydetmiştik çoktan.



Posted by Picasa

Hatırlatma: São Luis ve diğer başlıklara ait fotoğrafların yer aldığı albümlerimize yandaki Picasa linkini kullanarak ulaşabilirsiniz.